Yönetmen Reis Çelik'in ilk sinema filmi olan Işıklar Sönmesin'den
sonra çektiği ikinci filmi Hoşçakal Yarın oldukça tartışmalı bir
biçimde gösterime girdi. Film, haftalarca sinema salonlarında gösterildi
ve aynı zamanda yazılı ve görsel basında da çokça tartışıldı.
Filmin bu kadar tartışma yaratması ve ilgi görmesi sinemasal anlatımından
önce konusu nedeniyle oldu. Çünkü Türkiye'nin toplumsal ve siyasal yaşamına
damgasını vurmuş bir olayın anlatımı vardı filmde. 1970'lerin başlarında,
Türkiye Üniversiteleri'nde meydana gelen öğrenci olaylarında ve daha sonra
bazı ABD görevlilerinin kaçırılmasında baş rol oynamış üç insanın idam
edilmesi süreci anlatılıyordu. Bu gençler Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve
Hüseyin İnan'dı.
Film, bir gecekondu yıkımı sırasında yıkılan bir evde bir duvar resminin
ortaya çıkmasıyla başlıyor. Belediye başkanı bu resmi görünce yıkımı durduruyor:
"Hayır, o resim yıkılmayacak!". Resimde Deniz Gezmiş vardır.
Daha sonra bir geriye dönüşle 1970'lerin başlarına, 12 Mart Muhtırası'nın
verildiği yıllara gidiyoruz. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının kırsal alana
çıkıp silahlı mücadele vermeleri dönemindeyiz. Türk Halk Kurtuluş Ordusu
liderleri ve üyeleri Anadolu'ya dağılmışlardır. Deniz Gezmiş ve Hüseyin
İnan'ın motosikletleriyle karlar içerisinde gidişlerini görürüz. Motosiklet
çalışmayınca bir kamyona yükleyip en yakın yerleşim birimine giderler.
Burada kendilerinden kuşkulanan bir bekçi tarafından (Hikmet Karagöz) karakol
binasına götürülürken silahlarını çekip çatışmaya girerler. Deniz Gezmiş
(Berhan Şimşek) kaçar, Hüseyin İnan (Bülent Çolak) yaralanarak yakalanır.
Deniz, bir evin önünde gördüğü bir arabanın sahibini evinden alarak birlikte
arabayla yola çıkarlar. Yolda araç sahibini serbest bırakır ve biraz da
para vererek uzaklaşmasını söyler. Bu kaçışın sonu olmayacak ve Deniz Gezmiş
yakalanacaktır. Film, daha sonra, THKO (Türk Halk Kurtuluş Ordusu) liderlerinin
yargılanması ile devam edecek ve onlardan üçünün idamıyla sona erecektir.
1970'lerde Türk Siyasal Yaşamı
Biz de bir geriye dönüşle o yıllara gidelim. Yıl 1968. Dünya çapında
bir gençlik eylemi başlıyor. Gençler, özellikle Üniversite öğrencileri
çeşitli haklar isteyerek gösterilere başlıyorlar. Fransa'da öğrenciler
okudukları okulları işgal ediyor, fabrikalarda işçilerle birlikte grevler
düzenliyorlar. Öğrencilerle işçiler elele vererek ünlü Ô68 olaylarını yaratıyorlar.
Amerika Birleşik Devletleri'nde de gençler asker olmak istemiyor, Vietnam
savaşına gitmemek için savaş karşıtı eylemler düzenliyor, okulları basarak
sınıflarda konuşmalar düzenliyorlardı. Bu ülkede meydana gelen olaylarda
öğrenci gençlik, alt kültürler ve zenciler önemli yer işgal ederler. Ertan
Yılmaz, ABD'deki 68 olaylarının, öğrenci gençliğin muhalefetinin Siyahların
Beyazlarla eşit haklara sahip olma mücadelesiyle birleşmesi sonucu ırksal
bir temele dayandığını söylüyor.
Tüm dünyada hızla yayılan bu gençlik hareketi, Türkiye'ye gelmekte de
gecikmedi. Öğrenciler ve toplumun diğer kesimleri 1961 Anayasası'nın getirdiği
demokratik ortamda çeşitli biçimlerde örgütlenmişlerdi. Bütün bu siyasi
gelişmeler 68 hareketini hazırlamıştı. "" Bu dönemde Kıbrıs sorunu henüz
çözümlenmemişti. Başbakan Süleyman Demirel 5 Nisan 1966'da "Türkiye'de
üs yok, yalnız tesis var diyordu. Bu tarihten itibaren her yıl Türkiye'ye
gelen Amerikan 6. Filo'suna karşı giderek güçlenen gösteriler yapılıyordu.
Öğrencilerin ABD'ye karşı gösterileri de büyüyordu.
1967'de Kıbrıs sorunu yeniden alevlendi. Kıbrıs'ın Boğaziçi ve Geçitkale
köyleri Rumlar tarafından işgal edildi: 6. Filo'nun da bölgede olduğu duyuluyordu.
Kıbrıs'a çıkarma kararı alan hükûmet ABD Başkan'ı Johnson'ın mektubuyla
bu kararından vazgeçti.
Tüm bu gelişmeler olurken Türk iç politik yaşamında da önemli gelişmeler
oluyordu. Millî Bakiye'ye dayalı seçim sistemi tartışmalı bir biçimde değiştirildi.
Meclis'te Türkiye İşçi Partisi milletvekilleri Adalet Partisi milletvekilleri'nin
saldırısına uğradı. Çetin Altan ve Yunus Koçak dövüldüler.
"1968 Nisan-Mayıs'ında bir yandan 308 üniversite öğretim üyesi Türkiye'nin
NATO'yla ilişkilerinin yeniden gözden geçirilmesini isteyen bir bildiri
yayınlayarak bu ilişkilerin halka açıklanması ve serbest ve açık bir tartışmanın
başlatılması gerektiğini vurgularken; öte yandan Antalya'da Elmalı köyünde
toprak istemiyle harekete geçen köylüler, ağaların denetimindeki toprakları
işgal ediyor ve aralarında 60'a yakını tutuklanıyordu. Sağ görüşlülerin
Uyanış, Millî Şahlanış vb. mitingleri ve birer gösteriye dönüşen toplu
namazlarıyla yoğunlaşan etkinlikleri üzerine tabi senatör ve öğretim üyelerinin
ağırlıkla yeraldığı Türkiye Devrimciler Güçbirliği kuruluyordu. Bu kuruluşun
amacı Ôtemel hedef tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye'nin kurulması
için Türk halkının çıkarlarına karşı olan güçlerle savaşmak' olarak açıklanıyordu".
Öğrenciler de kendi aralarında örgütleniyor ve toplumsal olaylar karşısında
kendi görüşlerini açıklıyor, öğrenci olmaları dolayısıyla öğrenci sorunlarını
dile getirerek eylemlerde bulunuyorlardı. 1956'da İstanbul'da kurulan Türkiye
Komünizmle Mücadele Derneği, 1957'de kapatılmasına karşın, 1963'te İzmirde
yeniden kuruluyordu. Bu dernek komünizmi telin mitingleri düzenleyerek
ulusal duyguları uyandırmaya çalışıyordu. 1951'de çeşitli gençlik gruplarını
bir araya getiren Türkiye Milli Gençlik Teşkilâtı (TMGT) kuruldu. Bu dernek,
demokrasi ve tam bağımsızlık yönünde eylemlerde bulundu. Toplantılar, konferanslar,
seminerler düzenledi. Gençlik Dergisi adında bir dergi çıkardılar. 1949'da
Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) Kuruldu. Bu dernek bütün üniversitelerdeki
öğrenci derneklerini bir araya getiren bir federasyondu.
1968'de ilk önemli öğrenci hareketi olan Ankara Üniversitesi Dil-Tarih
ve Coğrafya Fakültesi'nde boykot başladı ve derhal diğer illere sıçradı.
Öğrenciler, genellikle eğitimleriyle ilgili isteklerde bulunuyorlardı.
TBMM'nin toplanması amacıyla yapılan bir gösteride, Atalay Savaş adlı bir
genç öldürüldü. Öğrenci hareketleri hız kazandı ve daha sık olmaya başladı.
Bu gelişmelere koşut olarak fabrikalarda da direnişler başladı. Türkiye
daha önce yaşamadığı pek çok olayı yaşamaya başlamıştı artık.
17 Temmuz 1968'de ABD deniz kuvvetlerine bağlı 6. Filo'nun yeniden İstanbul'a
gelmesi öğrencileri protestoya yöneltti. ABD'li denizcileri karaya çıkarmayan
ve arabalarını tahrip eden gençler, polisle de çatıştılar. Artık öğrenci
ve polis karşı karşıyaydı. Sonraki günlerde, polis, öğrencilerin kaldığı
yurtlara baskınlar düzenledi. Bu baskınlarda Vedat Demircioğlu adlı öğrenci
öldü. Varşova Paktı'nın Çekoslovakya'yı işgal etmesi Türkiye'de de çalkantılara
ve görüş ayrılıklarına neden oldu. 6. Filo'yu protesto eyleminde (16 Şubat
Pazar) Emperyalizme ve Açlığa Karşı İşçi Yürüyüşü düzenlendi. Topluluk,
Taksim alanında karşıt görüşlü organize bir grup tarafından saldırıya uğradı.
Kanlı Pazar olarak anılan bu olaylarda iki kişi öldü.
Bu olaylar artarak yıllarca sürdü. 1971'den itibaren Türkiye Halk Kurtuluş
Ordusu (THKO) adını duymaya başlıyoruz. Bu dönemde soygunlar ve adam kaçırmalar
başladı. İş Bankası'nın Ankara Emek şubesi soyuldu. Bunu başka soygunlar
izledi. İlk kez bir amerikalı çavuş kaçırıldı. Öğrencilerle polisler sürekli
olarak çatışıyordu. Yine 4 Mart'ta dört ABD'li asker kaçırıldı. THKO adına
bildiri yayınlayan grup, hükümetle pazarlığa girişti. Anadolu Ajansı binası
işgal edildi.
Reis Çelik'in filminde anlattığı gençlerin de bu olayların gelişim evresinde
belirli rolleri vardı. Bu olaylar içinde büyüyen, bu olaylardan etkilenen
ve daha sonra da bizzat bu olayları yaratan insanlardı bunlar.
Tüm bu gelişmeler sonunda, 12 Mart 1971'de Türk Silahlı Kuvvetleri Cumhurbaşkanı
ve Meclis Başkanı'na muhtıra verdi. Dönemin Başbakan'ı Süleyman Demirel,
Başbakanlık'tan istifa etti. 19 Mart'ta Nihat Erim başbakanlığı devraldı
ve yeni bir hükümet kuruldu. 17 Mayıs'ta İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom
kaçırıldı ve öldürüldü. Bu olaylarda Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının adı
sıkça duyulmaya başlamıştı. 20 Eylül 1971'de, Anayasa'nın temel hak ve
özgürlükler, özerklikler ve kişi haklarıyla ilgili bölümlerinde yapılan
değişiklikler TBMM'de kabul edildi. Böylece 1961 Anayasası'nın getirdiği
özgürlükler "lüks" kabul edilerek kısıtlandı. I. Erim hükümeti bazı istifalar
nedeniyle düştü ve II. Erim hükümeti kuruldu. Deniz Gezmiş ve arkadaşları
birer birer yakalandı.
"Gemerek'te Çevirmişler Deniz Gezmiş'in Yolunu"
Film, işte bu noktada, yani, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Anadolu'nun
çeşitli yerlerinde yakalanmalarıyla başlıyor. Daha sonra yargılanmaları
veriliyor. Senaryo, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının avukatlığını yapmış,
idamlarını izlemiş olan Avukat Halit Çelenk'in İdam Gecesi Anıları
adlı yapıtından büyük ölçüde esinlenerek yazılmış. Film boyunca bir mahkeme
izliyoruz. Onların yargılanmaları sürecinde, hükümete yapılan başvurular,
idamların durdurulması çabaları yansıtılıyor. Yargılanmaları, cezaevinde
yaptıkları açlık grevleri, verilen idam kararı ve bu kararın uygulanması
oldukça etkileyici bir biçimde veriliyor. İdam tartışmaları inandırıcı
bir biçimde ele alınıyor. Daha mahkemenin başında Ali Elverdi'nin (Tuncel
Kurtiz) idam kararını kesinleştirmiş olması hissettiriliyor. Film boyunca
diğer THKO üyelerinin yakalanma ya da öldürülmelerini öğreniyoruz. Tüm
THKO üyelerinin dosyaları birleştiriliyor ve toplu olarak yargılanıyorlar.
Yargılamanın sonunda 18 idam kararı veriliyor ve bunlardan üçü infaz ediliyor.
Yakın tarihimize dönerek bu idam kararlarını önleme çabalarını vermeye
çalışalım.
9 Ekim 1971'de Sıkıyönetim mahkemesi tarafından Deniz Gezmiş, Yusuf
Aslan ve Hüseyin İnan hakkında idam kararı verildi. Askeri Yargıtay bu
kararı 10 Ocak 1972'de onayladı. TBMM, 10 Mart 1972'de bu kararı 238 oyla
onayladı. Kararların iptali için çalışmalar da yoğun bir biçimde sürüyordu.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı İsmet İnönü kararı Anayasa
Mahkemesi'ne götürmek için CHP Meclis Grubu'na önerge verdi. Grup bu öneriyi
kabul etmedi. Yapılan diğer önleme çalışmaları da başarılı olamadı ve karar
25 Mart'ta Resmî Gazete'de yayınlandı.
Resmi yollardan girişilen bu çabaların yanı sıra, THKP-C ve THKO örgütlerinin
önderleri, idamları önlemek için kendi yöntemleriyle engelleme çalışmalarına
başladılar. Bu amaçla Ünye Radar Üssü'nde görev yapan amerikalıları rehin
aldılar. Tokat'ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyüne giden grup, bu
eylemlerinde başarılı olamadılar. Güvenlik güçleriyle yapılan çatışma sonucunda,
bir örgüt üyesi (Ertuğrul Kürkçü) dışında, ölü olarak ele geçirildiler.
Daha sonra idam kararları iptal edildi. Nihat Erim istifa etti ve Ferit
Melen yerine vekâlet etti. 29 Nisan'da Suat Hayri Ürgüplü Başbakan oldu.
Yeniden görüşülen kararlar 24 Nisan'da TBMM'de, 2 Mayıs'ta Senato'da onaylandı
ve 5 Mayıs'ta Resmi Gazete'de yayınlanarak kesinleşti. 6 Mayıs 1972'de,
sabaha karşı üç idam infaz edildi.
Film, bu olayları belgelere dayanarak anlatıyor. Yargılanmalar, savunmalar
tamamen gerçeklere dayanarak veriliyor. Ancak, daha çok Avukat Halit Çelenk'in
tanıklığıyla veriliyor. Bu olaylar belli bir dramatik kurgu içinde ve kameraman
Uğur İçbak'ın ustaca görüntüleriyle oldukça düzeyli bir film haline geliyor.
Görüntüler sinemasal açıdan oldukça güzel. İçbak, başarılı bir çalışmayla
yavan, durağan sahneleri bile izlenebilir bir duruma getirmiş. Cengiz Özdemir'in
müziği de bu görüntülere eşlik ediyor. Film boyunca bir duygu atmosferi
oluşuyor.
Yönetmen Reis Çelik, ilk uzun metrajlı filmi olan Işıklar Sönmesin'de
de yine Türkiye'nin bir sorununu anlatmıştı. Bir otobüsü durdurup içindeki
bir korucuyu öldüren PKK grubunu takip eden Türk askeri birliğinin, bu
grupla çatışmaya girdiği bir anda üzerlerine gelen bir çığın altında kalmalarını;
daha sonra kurtulan askeri birliğin komutanıyla PKK grubunun lideri arasında
geçen konuşmaları; birbirleriyle mücadelelerinin sonunda kaderlerinin birleşmesini
ve birlikte yaşamaya mecbur olduklarını anlamalarını anlatan bir filmdi.
Bu film sinemasal açıdan pek başarılı olmasa da konusu nedeniyle oldukça
ilgi uyandırmıştı.
Reis Çelik'in ikinci uzun metraj film denemesi olan Hoşçakal Yarın,
birinci filmden hem anlatım, hem de teknik olarak daha başarılı. Yıllarca
süren belge ve bilgi toplama çalışmasından sonra 1146 sayfalık bir senaryo
ortaya çıktı. Bu kadar uzun bir senaryo filme çekilemeyeceğinden senaryo
kısaltıldı ve sadece Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yakalanmasından sonraki
süreç, yargılanmalar, idamların infazı işlendi ve bu bölüm filme alındı.
Bu senaryonun çekilmesinden sonra ortaya çıkan film, Eurimage'dan 300.000
dolarlık maddi destek gördü. 350.000 dolarlık özkaynak kullanıldı. Fikri
Sağlar'ın Kültür Bakanlığı döneminde 3 Milyar liralık karşılıksız maddi
yardım sözü alan Çelik, hükümet değişince 5 Milyar liralık geri ödemeli
kredi alabildi. Türkiye-Fransa-Macaristan ortak yapımı olan filmin yapımcıları
şunlar: RH Politic Production International Ltd. (Reis Çelik, Türkiye),
FRP (Frédéric Robbes Productions) Sàrl (Frédéric Robbes, Fransa), Eurofilm
Studio Kft (Péter Miskolczi, Macaristan).
Film Üzerine Yapılan Tartışmalar
Gazeteci Berna Çetin, Reis Çelik'le yaptığı konuşmayı Şöyle aktarıyor :
"Hoşçakal Yarın'da temel olarak bir düzenin, bir düzende uygulanan
faşizmin insanları nasıl yargıladığı ve anti demokratik mantalite anlatılıyor."
Çetin, Reis Çelik'in sözlerini şöyle aktarıyor: "Asıl üzerinde durmaya
çalıştığım, insanlara aktarmaya çalıştığım, bir ülkede yaşananların üzerini
ört-bas ederek onları unutturmaya çalışan bir mantığın karşısında durmak."
Çetin'e göre film bir deniz Gezmiş hikâyesi değil, çünkü Çelik, Gezmiş'i
Che Guevera gibi karton bir kahramana dönüştürmekten kaçınmış. Yine Çetin'in
aktarımına göre Çelik şöyle diyor: "Bana göre ne Che Guevera, ne Deniz
Gezmiş, ne de diğer devrimciler hiç bir zaman efsane değildir. Efsane hikâyedir,
öyküdür. Onun için ben kendi penceremden efsane mantığıyla yaklaşmadım.
Düzeni anlatan mantığı koyarak ölüme gidişlerindeki direnişlerini, savaşlarındaki
özverilerini anlatarak, onların kişiliklerini ayakta tutma mantığını anlattım.
Onları çevresinden yaşadıkları düzenden kopararak anlatmaya çalıştığınızda
karton kahraman mantığına oturur. Ama rejimin içinde ondan bahsederseniz
kolay kolay kartonlaşamaz".
Deniz Gezmiş hâlâ bir efsane değil ve olmamalıdır. Bir dönemi etkileyen
bu kişilerin yaşam öyküleri ve yapmak istedikleri, yaptıkları ve ne amaçla
bunları gerçekleştirdikleri sinema ve diğer kitle iletişim araçları yoluyla
verilmelidir. Ancak, bu konular hâlâ tartışılmaktan çekinilmektedir. Reis
Çelik'i bu cesaretli davranışından dolayı kutlamak gerekiyor. Bu filmin
çekiminde ortaya çıkan bir gerçek de, hâlâ bazı olayları ele almanın oldukça
riskli olduğudur. Filmin çekimine Bayburt'ta başlamak isteyen Reis Çelik,
burada hoş karşılanmadı ve çekimler çeşitli tehditler yüzünden gerçekleşemedi.
Burada yapılamayan çekimler Uludağ'da yapıldı. Üniversite çekimleri ve
diğer çekimler de çeşitli zorluklar aşılarak yapılabildi.
Film bir belgesel olmamasına karşın, maddi olanaksızlıklar yüzünden,
yeniden oluşturulması gereken bazı olaylar ve gösterilerin çekimleri yapılamadı.
Bunun yerine o dönemde meydana gelen olayların gerçek görüntüleri filme
eklendi. Bazı yabancı filmlerden alınan görüntüler kullanıldı. Bir dönem
filmi olması nedeniyle, gerçeğe uygun olması için o dönemde kullanılan
belgeler, giysiler, çevre düzenlemeleri yeniden oluşturuldu.
Film çekilirken ve çekildikten sonra bir çok tartışmaya sahne oldu.
Filmin gösteriminden önce ATV'de Savaş Ay, A Takımı'nın bir programını
filmin tartışılmasına ayırdı. Film gösterimdeyken, bir çok televizyon kanalı
filmi tartıştı ve bu tartışmalara 68'liler Vakfı'ndan yetkililer çağırdılar.
Deniz Gezmiş'in, Hüseyin İnan'ın babaları bu programlara telefonla konuk
oldu.
Filme getirilen eleştiriler, genellikle Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının
perdeye yansıtılış biçimine karşıydı. 68'liler Vakfı üyesi Bedri Baykam
şöyle diyor:
"Filmi seyredenler bir sürü eksik bulabilir. Meselâ sinemacı olarak
ben çeksem başka çekerdim. ÉBenim de filme getirdiğim başka eleştiriler
var. Meselâ Halit Çelenk'in kitabının filmi olmuş gibi. İkincisi de gençlerin
yargılanmasına ağırlık verilse de diğer konulara da yer verilmeliydi. Bu
gençlerin nasıl yaşadığı, özel hayatları, öğrenci çevresi filmin bir yerinde
yansıtılabilirdi. ÉTabuları yıktıkları için de takdir ediyorum."
Deniz Gezmiş'in arkadaşlarından da eleştiri geldi. Metin Eşrefoğlu:
"Meselâ Deniz her tarafı oynayan bir adamdı. Böyle bir adamdı. Böyle bir
adam yok filmde, duvar gibi duruyor. Tabii Deniz'i tanımıyorlar." diyor.
Bir başka arkadaşı Mehdi Başpınar da "Türkiye'de devrimci kalıp 85'ten
sonra değişti. Yapay bir şekilde, kalın bir ses tonuyla bir eli havada
bir tip çizildi. Gülmeyen, asık suratlı bir tip. ÉDeniz, hayatın içinde
yaşayan, kıpır kıpır hareketli biriydi. ÉAramızdan bazı arkadaşlar senaryoyla
ilgilendi. Ama (Reis Çelik, B.O.) onları da dinlememiş herhalde" diyor.
Getirilen eleştiriler yine Deniz ve arkadaşlarının yanlış yorumlandığı
ve onları canlandıran kişilerin yanlış seçildiği yolunda. Filmin yansıtmak
istediği dönemi bile yansıtamadığını ekliyorlar eleştirilerine.
Gazeteci Celal Başlangıç, bir yazısında, Hoşçakal Yarın filmini
yorumlarken şöyle diyor :
"Hoşçakal Yarın'da ele alınan süreç aslında bugünü kavramak,
geçmişin sağ iktidarlarıyla, Darbecilerle hesaplaşmak açısından önemli
ipuçları veriyor. Deniz'lerin idamını durdurmak amacıyla girişilen imza
kampanyasına koskoca TBMM'den 30 imza bile çıkmaması Türkiye'nin yaşadığı
Ôdemokrasi' açısından ne denli acı bir nokta. İnsan ister istemez Ôacaba
bir benzeri yaşansa bugünün TBMM'sinden kaç kişi imza verir' diye sormadan
edemiyor". Daha sonra filmle ilgili şunları söylüyor: É Ancak ilk izlenim
olarak hakkını teslim etmek gerekiyor ki, birincisi Hoşçakal Yarın
tek kelimeyle namuslu bir film. İkincisi de hem bir süreçle , sağ iktidarlarla,
darbecilerle hesaplaşma açısından Deniz Gezmiş'i, onun kuşağını, mücadele
arkadaşlarını sinemaya aktarma cesaretini gösteren ilk yapıt."
Ertuğrul Kürkçü ise filmde hiç değinilmeyen bir yönü ortaya çıkarıyor :
"Filmin yapısı, kurgusu, senaryosu, yönetimi, çekimleri, oyuncu seçimi
başka bir tartışmanın konusu. Ancak bu Ôgerçek öykü'nün asıl sorunu, bir
dizi yarım gerçekliği ağdalı bir biçimde anlatmasına karşın bir mutlak
gerçeklikle yüzleşmekten kaçınması.
Deniz Gezmiş'in kendisi ve eylemi hakkında bizim düşüncemiz ve bizim
ona bugün ne anlam yüklediğimiz, olayların kurgusunu nasıl yaptığımıza
göre değişebilir. Ama bir film gerçek öykü olma iddiasıyla yola çıkıyorsa,
hiç değilse başkahramanın ölüm anında kendiyle yaptığı muhasebeyi, onun
son sözünü, üstelik bir ölüm anının birinci tanığı filmin Tarih Danışmanı
(Halit Çelenk, B.O.) olduğuna göre, nasılsa öyle aktarmak zorunda değil
midir? Mutlak gerçeklik, Deniz Gezmiş'in son sözünde hayatına ve eylemine
yön veren ilkenin ÔMarksizm-Leninizm' olduğunu haykırdığıdır. Reis Çelik'in
Ôgerçek öyküsünün' (Kürkçü, filmin jeneriğinde Ôgerçek olaylara dayanıyor-A
True Story' diye yazmasına göndermede bulunuyor. B.O.) Deniz Gezmiş'iyse,
-tıpkı top oynarken, kızı öperken, nutuk atarken, adam kaçırırken, açlık
grevi yaparken olduğu gibi- kasıla kasıla idama giderken de her şeyi söyler
ama bir tek şeyi, onu Deniz Gezmiş yapan, yaptığı her şeyi onun gözünde
anlamlandıran, onu Talat Aydemir'den, Fethi Gürcan'dan, Doğan Avcıoğlu'ndan,
Mustafa Kemal'den ayıran şeyi "Marksist-Leninist olduğunu söylemez.
Peki, Reis Çelik'in Deniz Gezmiş'in ÔMarksist-Leninist' olduğunu söylemiş
olsa, Hoşçakal Yarın iyi bir film olur muydu? olmazdı. Çünkü bir
Ôreality show' mantığıyla çekilmiş olan bu filmin sinematografik yapısı
bir yana, film konu aldığı süreçte -Çelik filmin konusunun Deniz Gezmiş
değil Halit Çelenk olduğunu vurguluyor- içkin olan gerilimi, bu büyük trajediyi
besleyen çelişkiyi de hiç bir biçimde kavramış olmadığını ele veriyor."
İlerleyen satırlarda, savunmanın Anayasa'ya uygunluğuna dayandırıldığını
ve ancak eylemleri için değil "ihtilâlci sosyalist gayesi" için sehpaya
çıkarıldığını vurguluyor.
Filme ilişkin diğer görüşler :
Bozkurt Nuhoğlu: "Başta eleştirmekten kaçındım. Bir filmi eleştirmek
en azından ona değer vermek anlamına gelir diye düşündüm. ÔBu film değil
olsa olsa müsameredir' dedim. É Deniz'i dağa, gerilla mücadelesine çıkartan
toplumsal etmenler vardı. Bunu anlatmadan, kuru bir mekânda yargılayıp
idam etmek de yanlış." 68'li yazar Aydın Çubukçu: "Reis Çelik'in talebi
üzerine senaryo üzerinde çalıştık. Başından beri senaryonun Deniz'in ortaya
çıktığı koşulları yansıtmamasına itiraz ettim. Filmde, dönemin toplumsal,
siyasal olaylarını görmek gerekiyordu. É İkinci milli kurtuluş savaşı verdiğimizi
ve Atatürk'ün yarım bıraktıklarını tamamlayacağımızı söylüyorduk. Ancak
bunun sosyalizm perspektifinden arındırılmaması gerekiyordu. Filmde, sosyalizmin
vurgulanmaması eksiklik ve zaaftır. É Deniz'in bir terörist değil, yurtsever
bir devrimci olduğunu ve Deniz'lerin idamının siyasal bir kararla verildiğini
aktarması açısından da önemli." Herkes, kendi bakış açısı doğrultusunda
bazı eksiklikler buluyor Hoşçakal Yarın'da. Mustafa Yalçıner'e göre
filmin eksik bir tarafı var. Bu da filmin tarihsel gerçeklerle bağlantısının
yetersiz oluşu, işçi, köylü ve üniversite gençliğinin filmde yer almaması.
Haşmet Atahan ise 68'liler Birliği Vakfı Başkanı olarak bir komisyon kurduklarını
ve Reis Çelik'e yardımcı olmaya özen gösterdiklerini anlatıyor. Ancak filmin
çekiminin belli bir aşamasından sonra önerilerinin dikkate alınmadığından
yakınıyor.
İdam Gecesi Anıları adlı kitabına dayanılarak yapılan film hakkında
Avukat Halit Çelenk şunları söylüyor :
"Film, 12 Mart yargılamalarının bağımsız olmadığı, sıkıyönetim mahkemelerinin
hukuksal değil, siyasal nitelikli kararlar verdiği, cunta yönetiminin yukardan
verdiği kararları tescil ettiği, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan'ın
ölüm cezasını hakketmedikleri, mahkemede Anayasa'yı ihlâl eden iktidar
mensuplarının değil, bu suçla ilgisi olmayan gençlerin yargılandıklarını,
bu büyük çelişkiyi seyirciye aktarabilmiştir, bu önemlidir."
Tartışmalara Reis Çelik'in yine Cumhuriyet Dergi'deki bir roportajından
alıntılarla son verelim: Bu röportajda Çelik, 12 Mart döneminin filmini
yaptığını söylüyor." Askeri darbe mantığının, faşizmin ne olduğunu anlatmaktı
amacım. Deniz'lerin üzerinde odaklanmış gibi göründü ama filmi onu anlatmaya
yönelik çekmedim" diyor. Demokrasi savaşı verenlerin belli ivmeler kazanmalarına
karşın hep kaybettiklerini savunan Çelik, sorulan bir soru üzerine Deniz
Gezmiş karakterinin oturtulabileceğine hiç inanmadığını söylüyor. Marksizm-Leninizm'in
verilmemesi konusunda da şöyle diyor: "Deniz'lere Marksist-Leninist olarak
bakarsanız asıl orada yanlışa düşersiniz. Hareketlerinin özünde anti-emperyalist
bir çıkış vardır. Sosyalist de diyemezsiniz, sosyalizm sempatizanı olabilirler
o da sonlara doğru kazanılmıştır."
Görüldüğü gibi herkes görmek istediği şeyi arıyor filmde. Siyasal bir
film olarak Hoşçakal Yarın görevini yerine getiriyor. Konusunu siyasal
bir olaydan alıyor. Bu film bir belgesel olmadığı için, konunun özünü bozmadan
kurmaca sinemanın tekniklerini kullanıyor. Bir 12 Mart dönemi atmosferi
yaratıyor. Tabu sayılan bir konuya da cesaretle yaklaşıyor. Unutulmaya
başlanmış bir dönemin muhasebesini yapıyor. Bunda da başarılı oluyor. Yukarıda
alıntıların verdiğimiz tartışmaları başlatan film görevini yerine getirmiştir.
Bir siyasal filmin en önemli avantajı konunun zaten bilinmesidir. Bilinen
konu iyi bir yönetmen ve senaryoyla işlendiği zaman filmin ticari başarısından
kuşku duyulmaz. Bu başarının yanında kamuoyunda tartışma başlattığında,
bir kitle iletişim aracı olarak sinema görevini yerine getirmiş, bir kamuoyu
oluşturmuştur. Toplumun her kesiminden insanlar duyarlı oldukları bu konuda
tepkilerini gösterdiler. Yazarlar köşelerinde yazdılar, arkadaşları söyleşilerde
sürekli yeraldılar. İzleyiciler sinema salonlarını doldurarak duyarlılıklarını
gösterdiler. Film tartışıldı, yönetmen tartışıldı. Yukarıda andığımız olaylarla
büyüyen ve bu olaylardan etkilenen üniversite öğrencisi gençlerin öyküsü
onları sadece duyarak tanıyan günümüz gençlerini de etkiledi. Daha yakından
tanıma fırsatı buldular. Filmi izlediler ve kafalarındaki soru işaretlerinin
bir kısmından kurtuldular. Daha sonra yapılacak filmlerde olayın başka
yönleri başka biçimlerde ve başka yönetmenlerle anlatılacak. Filme bir
de ilk olmasının getirdiği dezavantaj açısından bakılmalıdır.
Arş. Gör. Dr. Battal Odabaş
|